Günlük hayatta bazen aynı kapsamda kullanılmalarına rağmen müsamaha, hoşgörü ve tolerans hem etimolojik kökenleri açısından birbirlerinden farklıdır hem de anlam bakımından farklı içeriktedirler. Ancak bu üç sözcüğün de ortak noktası şudur ki:\"Olumsuz bir durum karşısında olumsuz bir tepki göstermeme, olumsuzluğa pasif kalma halidir.” . Elbette bu tepkisiz kalma hali kişinin kendi isteğiyle gerçekleşir. Zorlama yoktur. Ancak bu tepki göstermeme halinin nedenleri farklı olabilir: vurdumduymazlık, anarşist bir düşünce yapısına sahip olmak ve bu nedenle kuraldışçılığa kucak açmak ya da tepkimize karşı gelecek daha sert bir tepkiden kaçmak; olumsuzluğu yapanı kendimize bağlamak, bize güven duymasını kurgulamak( Ancak bunun yapılmasındaki amaç; karşı tarafın sevgisini kazanarak bu sevgiyi kendi menfaatimiz açısından kullanmaktır. Bir bakıma büyük balık için küçük balığı feda etme hali… ) Ya da hoşgörü adı altında olumsuzluk olarak kabul edileni yaygın hale getirme isteği…
Adalet hoşgörüye ters düşen bir kavramdır. Çünkü adalet, yanlışı yanlış olarak açıkça ilan ederek ve gerekirse yanlışı cezalandırarak sağlanır. Merhamet ve sabır sözcükleri de hoşgörüyle eş anlamlı değildir. Merhamet ederken “Suç işledin ama ben seni affediyorum. “ mesajı verilir. Bu hoşgörü değildir. Daha doğrusu hoşgörüdeki gibi tepkisiz kalma değildir. Aksine tepki vermektir. Bir sonuçtur. Hoşgörüde ise sonuçsuzluk vardır. Sabır ise dayanması zor olan durumlarda dayanmanın getireceği sonuç olumluysa dayanmaktır. Bu da hoşgörü demek değildir; çünkü sabır olumsuzluğu ve zorluğu olumluya çevirmek için mücadele vermedir. Ama asla tepkisiz kalma değildir. Bir örnek verecek olursak: Fikir mücadelesi yaptığınız bir kişiye ve söylediklerine sabır gösterirsiniz ancak onun söylediklerine göz yummaz, uygun bir lisanla kendi düşüncelerinizi de sunarsınız. Yani tepkisiz kalmazsınız. Mücadeleye devam edersiniz. Ya da zor bir işiniz vardır, sizin bu işi sonuçlandırmanız gerekiyordur. Sonuç zorluğa göğüs gererek gerçekleşecektir, o zaman zorluklara sabır gösterirsiniz. Bu da tepkisiz kalmak değildir. Sabır kabullenmek demek değildir. Geçici bir süre için olumsuzu olumluya çevirmek için dayanma gücünü kullanmaktır.
Hoşgörü, Batı’nın bize zorla dayattığı bir düşünce kalıbıdır. Nedeni Katolik Kilisesinin yüzyıllarca insana ve inanışlara uyguladığı zulmün yarattığı korkuyu bertaraf etmektir. Aslında kiliseye bir tepkidir. Ancak sanki bir lütuf gibi değerlendirilmektedir. Yani Katolik Kilisesi diğer inançlara lütufta bulunur ve onları mazur görür. Bu lütfün altında büyüklenme vardır. Aynı zamanda amaç Katolik Kilisesinin engizisyonundan paçayı kurtarmaktır. Kilise tepkisiz kalırsa insanlar ve inançlar korku nedeniyle söyleyemediklerini ve yapamadıklarını yapar, söyler hale geleceklerdir. İslam’ı da taassup derecesinde kendi çizdikleri sınırlarda kullanmaya kalkan düşünce yapıları her zaman olmuştur. Hâlbuki gerçek manada taassup da hoşgörü de İslam’a aykırıdır. Taassup sadece kötüyü men etme ve iyiyi, güzeli yaymada uygulanmalıdır. İyinin ve güzelin ne olduğunu tartışmakta bir mahsur yoktur.
Çirkine, yanlışa hoşgörü göstermek kabul edilemez. Bakara Suresinin 256. ayetinde: \"Dinde zorlama yoktur\" hükmü hoşgörüyle karıştırılmamalıdır. Sen yapacağını yap, doğruyu uygula, sana uymuyorsa baskı yapma, şiddet uygulama… Ama onunla birlikte de olma. Ondan uzak dur. Onun dini ona, senin dinin sana… Sizce bu hoş görmek midir?
Gelelim asıl konuya… Son yıllarda bizim kültürümüzde yeri olmayan “hoşgörü” sözcüğü her alanda kullanılır oldu. Ve çok olumlu bir davranış biçimiymiş gibi sunuluyor. Doğruyu bulma yolları farklı olabilir; ancak doğru tektir. Doğruya ve güzele ulaşmak için sabır, çaba, kendini eğitmek gerekir. Ancak yanlışa göz yummak doğru konusunda ısrar etmemek bizi yanlışa bulaştırır.
Biz şimdi dünyayı talan eden Amerikan emperyalizmine hoşgörüyle mi bakalım? Yoksa azimle çalışıp, sabır gösterip bu emperyalizmi yok edecek güce mi erişelim?
Biz başka inanışlardan insanlara kendi inançlarımızı anlatmayalım mı? Anlattık ama kabul ettiremedik, ne yapalım? Onlarla kuzu sarması dost mu olalım? El ele kol kola mı gezelim? Onlara uyum mu sağlayalım. Ya da onların inançlarını kendimize uydurmaya mı çalışalım; yoksa kendi doğrularımızı yaymak için mücadele mi verelim? Bana yanlış gelen sana doğru geliyorsa; ben, doğrumu sonuna kadar savunurum. Elimden geliyorsa da senin yanlışına karşı dururum. Zorla seni benden yapmam; ancak ben de sana kendimi uydurmaya çalışmam.
Sabır, tamam… Merhamet, tamam… Karşımızdaki çocuk yaştaysa, çok yaşlı ve dermansızsa, deliyse hoşgörü gösterilebilir. Aksi takdirde müsamahaya ya da hoşgörüye hayır! Yanlıştan, çirkinden, kötü ya da karanlık düşünceden sakın. Ve bu tür eylemleri kına…
Mevlana “ Ne olursan ol gel…” diye çağrıda bulunurken kötüyü kendine çağırıyor. “ Sen ne yaparsan yapmaya devam et” demiyor. “Gel ve bana katıl. Güzeli gör ve onu uygula.” diyor. Çünkü kendine güveniyor, davetini yapıyor. “Geçmişi boş ver ama geleceğinde ben olayım.” diyor. “Seni gelecekte de geçmişin gibi kabul ederim. Yanlış yapmaya devam edebilirsin.” demiyor. Yani onun bu çağrısı hoşgörü değildir. Yanlıştın artık doğruya yönel çağrısıdır.
Son sorgulamalarım şunlardır ki: Hoşgörü (tolerans) hayatımıza sokularak acaba tepkisiz bir toplum haline mi getiriliyoruz? Ya da olumsuzu yavaş yavaş olumlu mu görmemiz isteniyor? Cevabı olan beri gelsin.
Sevgiyle kalın. Hoş olmayanı da hoş görmeyin!