Sevgili Egitbiraylılar, Uzun zamandır devam eden okullar arası münazara yarışmalarında; öğrencilerim ve ben, olağanüstü bir koşuşturma yaşadık. Sonunda yarı finalde elendik. Hem de iki puan farkla… Bu da olağandı… Bu yarışmalarda savunduğumuz tezlerden sizlerin de faydalanmanızı istedim. Belki de dünyada hâkim olan bazı görüşlerin doğru olmadığını anlamamız açısından bu konuların tartışılması bize yol gösterici olabilirdi. Son yarışmada “Uygarlığın gelişmesinde sanat mı önemlidir, bilim mi?” konusunu ele aldık. Karşı grup bilimi; biz sanatı savunduk. Ve tahmin ettiğiniz gibi “Bilim önemlidir.” görüşü kazandı. Açıkçası geleneksel düşünmeyi kanıksamış bir toplumdan başka türlü bir sonuç çıkmazdı. Biz toplum olarak ( ki buna öğretmen camiası da dâhil) hep kanıksanmış düşünceyi “doğrusu buymuş gibi” savunuruz. Farklı bir görüş açısı getirecek biçimde düşünmeye ya da farklı olanı dinlemeye tahammül etmeyiz… Bu yazımda savunmamızdan bazı bölümler aktaracağım. Faydalanmanız dileğimle… 1. KONUŞMACI Günümüz dünyasında bilim ve teknoloji akıl almaz bir hızla ilerlemektedir. Sanat ise daima geri planda bırakılmıştır. Bilim bu kadar ilerlediyse, biz uygarlık ve medeniyette çok ilerlemiş olmalıydık değil mi? Uygarlığın neresindeyiz? Soruyorum size. Bakın şimdi bazı rakamlar vereceğim. Lütfen dikkat edin. Her 1 dakikada 5 yaşın altında 12 çocuk açlıktan hayatını kaybediyor. 800 milyon insan yeterli beslenemiyor ve 2 milyar insan içecek temiz su bulamıyor. Silahlanmaya saatte 100 milyon dolar harcanıyor. Bir nükleer deniz altının maliyetiyse, 48 milyon insanın temiz su içmesine bedel! “Gelişmiş” bir devlet askeri harcamalarını 10 haftalığına keserse dünyadaki açlık sona erdirilebilir Tek bir uçak gemisine harcanan parayla 400 bin insan bir yıl boyunca sağlıklı beslenebilir. 70 bin ton kimyasal silah depolarda bekliyor. AB ülkeleri 13 milyar doları salt parfüme harcıyor.Her gün 30 bin çocuk önlenebilir hastalıklardan ölüyor. ABD’de suç oranı Türkiye’dekinin on katına eşit. Sadece Londra’daki evsizlerin sayısı 400 bine ulaşmış. Dünyadaki evsizlerin sayısı 100 milyondan fazla… Bu rakamları ya da istatistikleri daha uzatabilirim. Ancak anlaşıldığı üzere görülüyor ki dünya uygarlaşmaktan hızla uzaklaşıyor. Tüm bu haksızlıklara ve adaletsiz dağılıma karşı sadece sanatçılar seslerini yükseltiyor. Bilim dünyayı yöneten bir avuç ülkenin elinde esir. Evet, esir. Tüm bilim adamları ne hikmetse bir iki ülkeye hizmet ediyor. Neden? Çünkü para bu ülkelerde var. Ve aslında bilim bu ülkelerin kölesi durumunda…. Karşı gruptaki arkadaşlar bilimin hizmetlerinden söz edecekler. Peki, bu hizmetlerden kim faydalanıyor? Bir avuç insan değil mi? Neden? Çünkü yazarların, çizerlerin, fotoğrafçıların, şairlerin, ressamların dünyanın gözüne soktuğu bu adaletsizliğin gözler önüne serilmesi birilerinin hoşuna gitmiyor. İnsanlar ekmek parası derdine düşmüş, sanatçıları duymuyor. O zaman soruyorum size UYGARLIĞIN NERESİNDEYİZ??? Ve 11. asırda bir Türk şairi, Kutadgu Bilig, uygarca sesleniyor. “Bütün iyilikler bilginin faydasınadır. Bilgi ile göğe yol bulunur” İnsanoğlu bilim sayesinde göğe yer bulmuş bulmasına da; iyilikle değil. Kötülükle… Yani aya çıkan beyaz adamın bilgileri kara ırka, sarı ırka bir fayda sağlamamış. Oysa Kutadgu Bilig asırlar öncesinden bize demokrasiyi, insan haklarını, eşit paylaşımı ve uygarlığı öğütlemiştir. Sanatçı her zaman insandan ve uygarlıktan yana olmuştur. Eflatun ise şöyle seslenmiş bilim adamlarına: Sizin icatlarınız hakikat için değil; gerçeğin benzerliği içindir…. Soruyorum size; evrenin kendisi bir sanat eseri değil midir? Bilim evrende olmayan neyi bulmuş? Oysa sanatçı hayalleri vasıtasıyla görülmeyeni hissetmiş, gerçek sanılanı da yalanlamıştır. Koca Yu’nus yüzyıllar ötesinden sesleniyor bize… İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin Ya nice okumaktır 2. KONUŞMACI Uygarlık, bilimin ve teknolojinin getirdiği bir lüks değildir. Dakik işleyen hızlı trenler, ışıklı vitrinler, tertemiz caddeler, cep telefonları, bilgisayarlar değildir. Uygarlık, bunları kullanan insanların insanlığında gizlidir. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, bugün uygar dediğimiz ülkelerin birçoğu toplu mezarlar açmışlar öldürdüklerini gömmek için. Uygarlık, acı çeken insanları görebilmekten ve onları mutlu etmekten geçiyor. Sizce Kızılderililer uygar değildi de bilimin ayrıcalıklarından faydalanan beyaz adam mı uygardı? Afrika’dan bir hayvan gibi yakalanıp getirilen köle zenciler uygar olduğu söylenen bir ülkede acılarını müzikle, cazla yani san’at yaparak dile getirmediler mi? Bu uygar ülkenin uygar bilimi niye onların yaralarını hala saramadı? Bilim adamları atom bombasını buluyor. Vee Japon kâğıt katlama sanatı bir Hiroşimalı çocuğa umut oluyor. Turna kuşları yapıyor kâğıtlardan. Ne kadar çok yaparsa o kadar çabuk iyileşeceğini umuyor. Çünkü o çocuk bu bomba yüzünden kanser oluyor. Neden bilim ve teknik ilerledikçe insanoğlunun mutsuzluğu artıyor? Neden kar tutkusu arttıkça bilim ilerliyor? Ve neden sanat hep insanoğlunun kaçacağı sığınak oluyor? Niye siz Türkiye’ye gelen turistleri Mimar Sinan’ın eserlerine, müzelere, bin yıllık antik tiyatrolara götürüyorsunuz. Mesela hastanelere, Tubitak’a,, bilim araştırma kurumlarına götürsenize… Siz yabancı bir ülkeye gittiğinizde o ülkenin uygar olup olmadığını son model arabalarından mı anlarsınız? Ya da diktikleri yüksek binalardan mı? Yoksa insanını mı gözlemlersiniz? Ya da tarihi eserlerini mi gezersiniz? Tarihi eserleri yapanlar sanatçılar değil miydi? Türkiye gibi, arkeolojik zenginlikleriyle ve müzelerdeki hazineleriyle göz kamaştıran bir ülke, nasıl oluyor da Milli Eğitim politikasında zorunlu sanat ve sanat kültürü ya da sanat tarihi derslerini devre dışı bırakabiliyor? Niye Türkçe dersleri beş saate tıkıştırılmaya çalışılıyor? Bu konularda nasıl oluyor da geriye doğru bir gelişme olabiliyor? Çünkü Türkiye sadece mühendis, doktor, bilim adamı yetiştirence uygar olacağını zannediyor. Çünkü Türkiye uygarlaşmaya önem vermiyor. Sanata önem vermiyor. Biz önce bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakalayalım, sanata pay ayırmak içinde bulunduğumuz ekonomik darboğazda lükstür ve gereksizdir! Biz doktor, diş hekimi, eczacı, matematikçi, fizikçi, topçu (futbolcu), manken, vs. olacağız, sanata vakit ayıramayız, sanat, uygarlık ve sanat tarihi de neyin nesi oluyor? Olmasa da olur! Önemli olan mesleğimizde başarılı olmamızdır! Hadi bu zihniyetle uygar olduğumuzu iddia edelim bakalım. Edelim etmesine de insan olduğumuzu ne zaman hatırlayacağız? Bir yazarımız yazmış, Amerika’da Bodies adında bir sergi varmış. Ölü insan vücutlarını bilimsel amaçla sergiliyorlarmış. Sergide birçok öğrenci varmış, hocaları geçmiş karşılarına anlatıyor, onlar da yere oturmuş, dinliyorlarmış. Hamile bir kadın ayakta duruyor, önden kesmişler, içinde bebeği de var...
Dehşete düşüyorsunuz ürküyorsunuz. Korkuyorsunuz. Acıyorsunuz. Gerçek insan bedenleri…Derileri özel bilimsel bir metotla yüzülmüş insanlar, size bakıyorlar. Bilim o sergiye gidenlere organları ve onları nasıl korumamız gerektiğini anlatıyormuş. Kim bu ölmüş insanlar? Kimlerin vücudu bunlar... Ve neden bunların hepsi sarı ırktan..." Bedenleri sergilenenler, evsiz Çinlilermiş... Öldükten sonra, kimse onları arayıp sormuyor.. Akraba yok, eş dost yok... Haliyle morgdaki cesetlerine sahip çıkan da yok... Ne kadar uygarca değil mi?
3. KONUŞMACI Nedir bilim? Somut gerçeğe dayanan deneyler sonucu ortaya çıkan bir uğraşı… Yani bilimin sınırları var. Oysa sanatın sınırı yok, sanatçının sınırı yok… Bilim duyguları ve hayalleri yok sayar. Üretime ve tüketime dönük görev yapar. Yani maddidir. Ama sanat güzel duygular ve hayaller üzerine kurulur. Sizce dünyayı hangisi kurtaracak? Bilim adamı deyince aklıma hep bir odaya ya da bir yere kapanmış, insandan uzaklaşmış, duygularını köreltmiş sürekli deneyler yapan insan gelir…. Ben bu insan uygar mıdır nasıl bileceğim? Bana uygar olduğunu kanıtlaması için buluşlarını veya bilimsel deneyleri mi anlatacak? Ama ben; bir ressamın resmine baktığımda, bir şairin dizelerini okuduğumda, bir ebruda, bir mimaride uygarlığı görebilirim, hissedebilirim… Mesela siz bana: “ Edison uygar mıydı?” dediğinizde, ben nasıl cevap verebilirim size? Hayatını araştırdım, daha on yaşındayken kendini fizik kitaplarına verdiğini, evlerinin kilerinde bir kimya laboratuarı kurduğunu, hayatını bu laboratuarda geçirdiğini söyleyebilirim. Ama dikkat edin hala uygarlığı konusunda pek bir şey söyleyemiyorum. Çünkü yaşam öyküsü bana bu konuda ipucu vermedi. Elbette Edison uygar bir insan değildi demiyorum. Benim söylediğim, yaptığı işler bilime ve insanlığa büyük yardımları olmuş bile olsa bu insan hakkında uygar olduğunu düşündürtecek şeyler olmadığıdır. Ancaaak, lütfen şu resme bakın… Bunu çeken bir fotoğraf san’atçısı… Adı CHRISTOPHER MORRIS… O bir Amerikalı… Californiya’da doğmuş. Ve bu çektiği fotoğrafta Amerikan askerlerinin bir Iraklıyı nasıl uygarca!!!!!!!! Tutukladığını gösteriyor. Bu ikinci fotoğrafta da Amerikan uçaklarının kendini korumaktan aciz bir ülkede insanların evlerini nasıl başına yıktığını gösteriyor… Düşünebiliyor musunuz? Bir Amerikalı Amerika’nın vahşetini nasıl dünyanın gözüne sokuyor. Dünyada bilimin merkezi sayılan Amerika’nın aslında uygarlıktan ne kadar uzak olduğunu kanıtlıyor. Kim yapıyor bunu? Bir bilim adamı mı? Hayır, bilim adamları ülkelerinin ya da onları parayla satın alan ülkelerin çıkarı için çalışırlarken, silah üretirlerken ya da acımasız ekonomik savaşı kazanmak için sürekli tüketim malları üretirlerken; bu sanat adamı, bu fotoğrafçı böyle fotoğraflar çekiyor… Yani san’atını yapıyor. Ne dersiniz? Bu fotoğrafları çeken ve dünyaya gösteren insan uygar mı değil mi? Fotoğrafçılık san’atı olmasaydı fotoğraf makinesinin uygarlığa ne katkısı olurdu söyler misiniz? Fotoğraf makinesini uygar yapan onu bulan bilim değil, onu kullanan fotoğrafçıdır. Sanattır uygarlığa hizmet eden. Bilim ancak sanatı ve sanatçıyı yanına alırsa UYGARLAŞIR... Sahi sizce uygarlık nedir?
BU BÖLÜMDEN KOPYALAMA YAPACAK KİŞİLERİN, İSMİMİ KULLANMASI VE SİTEMİZİN ADINI VERMESİ ZORUNLUDUR. HAZIRLAYANLAR: Biray Akçay ve Öğrencileri...
SEVGİLİ EGİTBİRAYLILAR GENEL İSTEK ÜZERİNE SON KONUŞMAYI DA BURAYA ALIYORUM.
Sevgili Dinleyenler, Kıymetli Jüri, Son konuşmamda insan hayatının mutluluğunu hedef alan uygarlığın öncelikle insanca duyguları hedeflemesi gerektiği üzerinde durmak istiyorum. Uygarlık insanı mutlu etmeyi amaçlar değil mi? Mutluluk, insanın içindedir. Peki, insanın içindeki bu gücü ortaya çıkaran nedir? İnsanın insan olmasından kaynaklanan tüm güzellikleri ortaya çıkaran güç nedir? San’attır sevgili dinleyenler, san’attır… Sanat her zaman güzellikler üretir. Ama bilim bazen çirkinliklerin aracı olur. Siz mutluluğu bir resimde, bir şiirde, bir mimaride, bir kilimde, bir müzede, bir seramikte, bir müzikte bulmaz mısınız? Uygarlık insanı mutlu etmek için varsa, bilim bu mutluluğun neresindedir? Daha çok insanı öldürmek için yapılan silahlarda mı? Genetik kopyalamada mı? Önce varlığıyla insanları kanser yapan sonra da onları tıpkı bir fare gibi deneylere maruz bırakan teknolojik acımasızlıkta mı? Siz her gün insan vücudunda delikler açan bir operatör doktorun uygar olduğunu yaptığı ameliyatlardan mı anlarsınız? Yoksa size şefkatle bakmasından, güven vermesinden, sizi incitmeden uygun bir dille konuşmasından mı? Bizi hangisi uygarlaştıracak? Mutluluk, acı, hüzün, güven, zarafet, değer bilme, anlamaya çalışma gibi insanı insan yapan duyguların aktarıldığı san’at mı? Yoksa bilimin duygudan uzak, somut hırçınlığı mı ? Biliyoruz ki doktorların büyük çoğunluğu her ne hikmetse müzikle uğraşmaktadır. Neden? Onlara bilim adamı olmak yetmiyor mu? Çünkü san’at,, evrende insanın varoluşuyla başlar. Bilim yokken de insanlık vardı çünkü… Tarih uygarlaşma sürecidir. Evet ama gerçek uygar kimlerdir? Hiroşima’yı ne çabuk unuttuk? Nazi bilim adamları acaba san’atçı olsalardı bilimi insan öldürmek için mi kullanırlardı? Mehmet Akif’in de dediği gibi “ Medeni denilen tek dişi kalmış canavarlar” sanatla mı bilimle mi daha çok uğraşıyorlardı? İsrailli bilim adamları Filistinlileri nasıl yok edebileceğinin hesabını yaparlarken neden bir İsrailli sanatçı şiirinde insan haklarına değiniyor? Acaba bilim mi her zaman uygarlığa hizmet ediyor yoksa san’at mı? ASLINDA EVRENİN KENDİSİ BİR SANAT DEĞİL MİDİR? BİLİM, EVRENDE OLMAYAN BİR ŞEY Mİ BULMUŞ? SANAT EVRENDE GÖRÜLMEYENİ DE BİLİNMEYENİ DE DUYGULARIYLA KEŞFEDER. Sanatı yanına almayan bilim ise ancak silah üretir ya da dünyanın sonunu getirir. Şimdi size bir resim göstereceğim. Ressam mutluluğun resmini yapmış. Bu insanlar pek uygar görünmüyor mu? Yani bilim onların evlerine pek uğramamış da… Ama ressama göre onlar mutlu. Yani bir sanatçının mutluluk anlayışı bu… Çünkü bana göre bu ressam çok uygar biri. İnsanı çok iyi tanıyor çünkü…. Hepinize bizi sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Sözlerimi Atatürk’ün veciz bir sözüyle bitirmek isterim:” Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve hastalıklı bir kimse gibidir." "Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur." Bilim böyle bir milleti nasıl sağlam hale getirecek? Hepininize saygılar sunuyorum.
Ey güzel insan, neredesin? Pervasız akşamlarda saklanıyoruz. Yürekler kanamaktan usandı, Beklemekten, gözlerimiz… “Beklemek mi eli kolu bağlı? Beklemek bize yakışmaz” diyorsun, Bize hep beklemeyi öğretiyorlar, Adım başı mayınlı duraklar… Sen gideli yılanları koynumuza sokuyorlar, Ahh bir panzehirimiz olsa, ölüyoruz, ölüyoruz, Ölüler bile konuşurken rüyada “Sus, konuşma!” diyorlar. Ey güzel insan neredesin? Kasımların yetimleriyiz biz, Ellerin idam sehpalarında kellelerimiz, Kellelerimiz yüreğimizden uzağa düşmüş, uzanabilir miyiz? Ey güzel insan, neredesin? Bir vuslat olsa, olsa bir… Pusulara aldırma gel, gel kaldır bizi, sürünmekteyiz… Şah damarımız çatlamış, uzaklaştık göklerden Oysa dilesek gönderir mi başka bir sen? Hani kabul görürdü dualarımız? İşgal edilse de varlığımız… Ey güzel insan, neredesin?
“ ankara'nın taşına bak tut ki baktım uzar gider efkârım çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım gözlerimin yaşına bak ankara kalesi'nde rasattepe'de bir akça şahan gezer dolanır yaşın yaşın mezarını aranır şu dünyanın işine bak mustafa'm mustafa kemal'im “
diyen Attila İlhan’ın ölüm yıldönümüne rasgelen şu günlerde tek dişi kalmış canavarın hortladığını görmek bizi şaşırtıyor mu bilmiyorum. Ben kendi adıma şaşırmadım. Yıllardır beklediğimiz günler geliyor. Adım adım uygulanan BOP’nin( Büyük Ortadoğu Projesi) ayak sesleri artık yüksek sesten duyuluyor.
Attila İlhan herkese, her şeye rağmen başını eğmedi, fikirlerinden ödün vermedi. Batı taklitçiliğine hep karşı durdu. Ulusunun değerlerini her zaman baş tacı yaptı. O, Mustafa Kemal’e hayrandı. Ve Kurtuluş Savaşı’nın bitmediğine, bitmeyeceğine hep inandı. Türk ulusunun dünyada hep yalnız olduğunun farkındaydı. Batı’nın tüm ayak oyunlarının farkındaydı. Ülkesinin bölünmez bütünlüğüne kastedecek düşmanların bizi içimizden vuruyor görünmelerine rağmen onların kukla olduklarının ve iplerinin dışarıdan oynatıldığının farkındaydı. BİZ FARKINDA MIYIZ?
Bir günde verdiğimiz on beş şehit, on beş can… Televizyonlarda göbek havasına devam… Aynı televizyon yayınlarında ağızlarını köpürte köpürte sınır ötesi operasyondan söz ederken kimlere hizmet ediyorlar, FARKINDA MISINIZ? Ayağa düşürdükleri ciddi konuları tartışmalarına bakar mısınız? Ciddiyetsiz, düşüncesiz, kışkırtıcı söylemlerine bakar mısınız? Ermeni iftiraları ABD Kongresinde kabul edilme aşamasında… Ve bayram geldi. Türkiye’m, güzel ülkem hep hüzünlü bayramlar yaşıyor. Canımız acıyor, içimiz kararıyor; ama günlük işlerin telaşındayız. Kanıksadığımız şehit kanları bir gün gelecek bizi boğacak. Günlük işlere devam…
Suyumuz tükenirken, duygularımız tükenirken, iffetimiz tükenirken biz… Biz, biz kimiz?
“ Ankara'nın taşına bak tut ki baktım uzar gider efkârım “ Bu bayram kimin? Otuz günlük açlıktan sonra saldıracağız tatlılara. Yoksa nefsimizi sadece bayrama kadar mı eğittik? İki gün sonra bayram… Ve hiçbir zaman bayramlar ödül değildir. Çünkü onu hak edecek açlığı hiç yaşamadık biz. Obez düşünceler içinde Ramazan’ın nasıl farkına varabiliriz?
Canını bu ülke için verenlerin göremediği bayramı biz hak ettik değil mi?
Ben bu yazımda, öğretmen arkadaşlarımla birkaç gün önce yaptığımız bir tartışmadan söz etmek; hayata dair, geleceğe dair seçimimiz üzerinde düşünmek ve sizleri de düşündürmek istiyorum.
Konu, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarıydı. Bir arkadaşımın düşüncesi şuydu: “Artık ulusal bayram kutlamaları Amerika’nın ponpon kızlarının gösterilerine dönüştü. Ben buna karşıyım. Yabancı müzik eşliğinde bize ait olmayan dansları yapmak bu kutlamaların özüne aykırıdır. Ulusal egemenlik kavramını çağrıştırmayan her türlü gösteri var bu bayramlarda. Oysa bayramın özü, ulus egemenliğinin yönetim biçimi olarak kavratılmasıdır” dedi. Bir başka arkadaşım itiraz etti. “ Törenler, konuşma ve şiirlerle çocuklar için işkence halini aldı. Oysa amaç eziyet çektirmek değil; onları mutlu etmektir. Adı üstünde ‘ bayram’… Eğlence, oyun, gösteri olmalı elbette. Bu konuda fazla tutucu davranmamalıyız” gibisinden sözler söyledi. Ben de katıldım bu tartışmaya; ancak şimdi bu konudaki yorumumu daha ayrıntılı yapmak istedim. Bakalım başka kimler katılacak bu tartışmaya…
Bence dünya düzeni iki seçenek ( varmış gibi ) sunuyor bize:
1) Tüm kalıplaşmış törelerinden, değerlerinden, yaşama ve düşünme biçiminden arın; Amerikan kültürünü ya da popüler kültürü benimse; ama böylece dünya düzenine ayak uydurup geliş, zenginleş.
2) Ulusal kültürünü, yaşayış biçimini, düşünme ya da değerlendirme kurallarını değiştirme. Özünü korumak adına dıştan gelecek her türlü uyarıya kapalı dur. Böylece seni kimse elinde oynatamasın. Senin doğrularına saygı duymasa da sana saygı duymak zorunda kalsın. Ama bu nedenle ekonomik ve siyasal gelişimin geri kalabilir. Buna da razı ol.
Aslına bakarsanız bu iki seçenek de yanlış gibi gözüküyor. Ama yapacak başka bir şey yok. Çünkü bunun ortası yok. Neden mi? Dünya, internet ve medya nedeniyle başka türlüsüne izin vermiyor çünkü. Televizyon yayınlarının geldiği noktaya bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Benim yaşımdakiler için değişim yavaş gerçekleşiyor olabilir; ancak çocuklar ve gençler için öyle değil ve çocuklarımız hızla iki seçenek arasında sıkışıp kalmaya devam ediyorlar. Çoğunlukla da kolayı tercih ediyorlar. Popüler kültür…
Değişim olumsuz bir kavram mı? Hayır; ama uzun vadedeki sonuçları hesaplanmadığında bizi duvara toslatacaktır kuşkusuz. Che Guevara’yı dünyaya armağan eden popüler kültür Türk solunu nasıl etkilediyse, popülist sağı da aynı oranda etkilemiştir. Kaçınılmaz olarak, ulusal bayramlarımız da bu etkilenmeden nasibini almıştır. Buna benzer örnekleri o kadar çoğaltabiliriz ki… Farklı olmak adına “yaman bir taklitçi” durumundan kurtulamıyoruz bir türlü.
23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı etkinliklerine baktığımızda, bayramın ana felsefesinden ne kadar uzaklaştığımız rahatlıkla görülebilir. Ben kendi çocukluğumdaki bayramları düşündüğümde, gerçekten nasıl heyecanlı ve sevinçli olduğumu hatırlayabiliyorum. Saatlerce şehrin sokaklarındaki yürüyüşlerimiz, uzun süreli olarak sırada durup okunan şiirleri ve konuşmaları dinleyişimiz, tüm şehir halkının sokak kaldırımlarını (yaşlı genç) dolduruşu; herkesin yüzünü kaplayan heyecan gurur neden şimdiki bayramlarda yok? Neden biz hiç yorulmazdık bayramlarda? Bizim annelerimiz, babalarımız niye “törenlerde çocuklarımız ayakta kalıyor” diye itiraz etmezlerdi? Artık bütün gün takla atan, okul koridorlarında koşarak etrafı altüst eden, arkadaşlarına sürekli şiddet uygulayan çocuklarımız İstiklal Marşı’mızı okuduğumuz sınırlı zaman dilimine bile katlanamıyor. Ayakta ve sırada beklemek istemiyor? Artık çocuklarımızı mutlu etmek için onları küçük Amerikalılar gibi mi yetiştirmemiz gerekiyor? Cadı Bayramı’nın anlamını bile bilen çocuklarımıza “23 Nisan 1920’de ne kuruldu? Ulusal egemenlik ne demektir?” diye sorduğumuzda cevap almayışımızın suçlusu popüler kültür mü? Eğer öyleyse, ulusal kültüre sıkı sıkı bağlı kalmak (bizi dünyada yalnız bıraksa da) acaba uzun vadede geleceğimizi kendi ayaklarımız üzerinde kurmamızı ve Batı’nın çıkarları yerine kendi çıkarlarımızı korumamızı mı sağlayacak?
Sorular benden, yorumlarınızla cevaplar sizden gelsin. Aklım gerçekten karışık çünkü… Aklın karışık olması da olumlu bence. En azından kurgulanmış gerçeklere itibar etmediğimi gösterir. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı şimdiden kutlu olsun.
“ Cumhuriyet’in ilanından sonra İstanbul’da bir resepsiyon verilir. Tüm dünya ülkelerinin elçileri ve ataşeleri de davet edilir. Davet güzel bir biçimde devam ederken İngiliz ataşesi olan binbaşının bakışları Mustafa Kemal’in gözünden kaçmaz. Bütün davet boyunca kendisine dik dik bakmıştır. Atatürk nedenini anlamak için yaverini gönderir. Yaver Mustafa Kemal’e şöyle der:
—Paşam İngiliz ataşe bana “ Mustafa Kemal benim babamı Çanakkale’de öldürdü” dedi.
Bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der:
—Git sor bakalım BABASININ ÇANAKKALE’DE NE İŞİ VARMIŞ?
Gerçekten de yarım milyona varan kuvvetin ne işi vardı Çanakkale’de? 93 yıl gerilere gidelim…
3 Kasım 1914 ve 9 Ocak 1916 yılları arasında dünyanın en kanlı savaşlarına maruz kaldı Çanakkale… İtilaf Devletleri’nin bu cepheyi açmalarının nedeni, Boğazlar’ı ve İstanbul’u ele geçirmek, Osmanlı’nın tüm cephelerini tasfiye etmek, Rusya ile bağlantı sağlayarak ona araç gereç yardımında bulunabilmekti. Boğazı kızıl akıtma nedenleri buydu…
18 Mart günü saat 11.00 ‘de 18 büyük zırhlı, birçok muhrip ve denizaltıdan oluşan itilaf donanması üç filo halinde boğaza giriyor! Düşman filosu, 506 top kullanarak 150 topun savunduğu Türk tabyalarını tam 6 saat 45 dakika aralıksız top ateşi altında tutuyor! Ancak Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği mayınlarla birlikte kahraman Mehmetçik’in inançla sürdürdüğü karşı top atışı nedeniyle geri çekilmek zorunda kalıyor!
Yılmıyorlar, İngiliz, Fransız, Anzak birliklerinden oluşan 75 bin kişilik bir kuvvet karadan saldırıyor! Ölen düşman askerinin yerine yenileri geliyor. Hiç bitmeyecek kadar kalabalıklar. Yiğit Mehmetçik ölüme gittiğini biliyor. Biliyor bilmesine de bunu sıradan bir ölüm olarak görmüyor. O, topraklarını savunurken ölmenin müthiş gururunu yaşıyor! Şehitlik mertebesine ulaşmak için koşuyor düşman üstüne! Destanlar yaratıyor, ölümsüzleşiyor. Bir komutan büyüyor bu müthiş çarpışmada… Adı Mustafa Kemal Bey…
Anafartalar Grup Komutanı… Çelik bir iradeye sahip. Bir süngü hücumuyla Conkbayırı’ndaki İngiliz kuvvetlerini püskürtüyor! Ardından siper savaşları… Göğüs göğse mücadele… Yüz binlerce şehit, yüz binlerce gazi gülümsüyor ölüme! 93 yıl önce; ama bu gün gibi. Ve unutulacak gibi değil; unutulmamalı! 190 bin kişi bizden, 145 bin kişi onlardan yitmiş… Yitirilen canlar genç, yitirilen canlar toprağa karışmış yatıyor. Onlar orada yatıyor. Geçilmez Çanakkale’de!
Vurulup, tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna Yarab ne güneşler batıyor!
Bizler ne kadar dinlesek, ne kadar söylesek de bilemeyiz yaşananları, o anları… Dilimiz anlatmaya yetmez, aklımız anlamaya ve kalbimiz hissetmeye yetmez! Sırtlara yağmur gibi boşalan kafa, gövde, bacak, el, ayak vatan içindi. Ve borcumuzu neyle ödeyebiliriz bilmem. Belki de hiç unutmayarak!
Sevgiyi günlere hapis etme geleneği Batı’dan miras bize. Mademki mirastır, hunharca harcayalım gitsin. Anne sevgisi, baba sevgisi derken Sevgililer Günü… Hediyeler kurak geçen bir kışın ortasında yağacaktır ama sevgiye ve sevgiliye olan kuraklığımız yeşermeyecektir bu yağıştan. Mutlak bir bildiği vardır batılının bu günü keşfetmesinde. Bize ne düşer… Böyle bir günle alay ettiğim zannedilmesin. Sevgiye değer veririm ben. Ama bana göre “sevmek” sözcüğünü zannetmek vardır; anlamak, bilmek, hissetmek değil… Günümüz insanı aşkı sevgiyle karıştırır. Oysa sevmek uzun soluklu olamadı mı sadece aşktır. Aşkın bir ömür sürdüğü pek görülmemiştir. Eskileri yamamayı unutalı çok oldu. Biz eskiyi atan bir nesildeniz. Hele bizim çocuklarımız, onlar eskiyi bilmiyorlar. Ve her şeyi çok çabuk atıyorlar, eskimeden.
Belki de hazırdır insan sevmeye… Önceden hazırlık yapmak sevmek için nafile. Tuhaf ama sevmek ve sevgili sözcükleri çok sık kullanıldıkları halde gerçek hayata pek tutunamamışlardır. Eğreti dururlar çoğu zaman onu söyleyenlerde. Belki de sevmeyi bilmediğimizdendir. Kaybettiklerimizin kazandıklarımıza galip gelmesindendir. “Sevmeyi” bile (bencilce) hak ettiğimizi zannetmemizdendir. Oysa sevmeyi hak edecek ne yaptık? “İnsan aslında gözden ibarettir.” der Mevlana. Gerisi cesettir… Göz ise göremez çoğumuzda. Dibimizdekini göremez. O zaten hep hazır ya yanımızda, varlığını bilmek için bizi hayrete düşürecek ya da kızdıracak bir şeyler yapmalıdır. Yapmıyorsa göz onu görmez. Gözün görmediğini kalbiniz hissetmez. Kalbin hissetmediğini de söz söylemez. Onun içindir ki sözler genelde boşuna söylenir. (Boş konuşan ne çok insan var dünyada…) Sözün içini, özünü elde etmek için harfleri çıkar at, geriye kalan sana yeter.
Her yer, dağ taş sevgiliyle dolu. Elimi sallasam ellisi misali… Ya da son günlerde sık dinlenen bir şarkıdaki gibi; biiir çok sıkıldım, ikiiii yerim çok dar, oooo senden çok var…. Gerçekten de öyle. Ne çok var sevgi. Sevgiden kustuğumuz insanlığımızdır belki. Ve Atilla İlhan Ustanın dediği gibi “ne kadınlar sevdim, zaten yoktular” Ne kadınlar, ne erkekler sevdik biz; zaten yoktular… Bedri Rahmi de şöyle der: Bütün kitapları yakmalı. Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır. Kitaplara göre insan, karanlıkta yüzüne bin mumluk lâmba tutulmuş
gözleri, yüreği kamaşmış insandır. Aptaldır, hastadır, kahramandır.
Kim ne derse desin, ben de, siz de sevgiye inanacaksınız, sevgiliye de... İnanmalısınız da dünya durdukça… Belki de en sevmediğimizi var ederken amacımız sevdiklerimizi sınamak olacaktır. Sonra da yok edebilecek miyiz sevmediklerimizi sevdiklerimiz uğruna? Sonu nasıl bitecek bilmem; ama Allah en çok insanı sever bilirim. Tüm insanlığın sevgilisi olan dünya ise Allah’ın sevmediğidir. Unutmayın ki Allah dünyayı sevseydi onu yok etmezdi bir kıyametle…
Sevgiyle kalın.
biray
Günlük hayatta bazen aynı kapsamda kullanılmalarına rağmen müsamaha, hoşgörü ve tolerans hem etimolojik kökenleri açısından birbirlerinden farklıdır hem de anlam bakımından farklı içeriktedirler. Ancak bu üç sözcüğün de ortak noktası şudur ki:\"Olumsuz bir durum karşısında olumsuz bir tepki göstermeme, olumsuzluğa pasif kalma halidir.” . Elbette bu tepkisiz kalma hali kişinin kendi isteğiyle gerçekleşir. Zorlama yoktur. Ancak bu tepki göstermeme halinin nedenleri farklı olabilir: vurdumduymazlık, anarşist bir düşünce yapısına sahip olmak ve bu nedenle kuraldışçılığa kucak açmak ya da tepkimize karşı gelecek daha sert bir tepkiden kaçmak; olumsuzluğu yapanı kendimize bağlamak, bize güven duymasını kurgulamak( Ancak bunun yapılmasındaki amaç; karşı tarafın sevgisini kazanarak bu sevgiyi kendi menfaatimiz açısından kullanmaktır. Bir bakıma büyük balık için küçük balığı feda etme hali… ) Ya da hoşgörü adı altında olumsuzluk olarak kabul edileni yaygın hale getirme isteği…
Adalet hoşgörüye ters düşen bir kavramdır. Çünkü adalet, yanlışı yanlış olarak açıkça ilan ederek ve gerekirse yanlışı cezalandırarak sağlanır. Merhamet ve sabır sözcükleri de hoşgörüyle eş anlamlı değildir. Merhamet ederken “Suç işledin ama ben seni affediyorum. “ mesajı verilir. Bu hoşgörü değildir. Daha doğrusu hoşgörüdeki gibi tepkisiz kalma değildir. Aksine tepki vermektir. Bir sonuçtur. Hoşgörüde ise sonuçsuzluk vardır. Sabır ise dayanması zor olan durumlarda dayanmanın getireceği sonuç olumluysa dayanmaktır. Bu da hoşgörü demek değildir; çünkü sabır olumsuzluğu ve zorluğu olumluya çevirmek için mücadele vermedir. Ama asla tepkisiz kalma değildir. Bir örnek verecek olursak: Fikir mücadelesi yaptığınız bir kişiye ve söylediklerine sabır gösterirsiniz ancak onun söylediklerine göz yummaz, uygun bir lisanla kendi düşüncelerinizi de sunarsınız. Yani tepkisiz kalmazsınız. Mücadeleye devam edersiniz. Ya da zor bir işiniz vardır, sizin bu işi sonuçlandırmanız gerekiyordur. Sonuç zorluğa göğüs gererek gerçekleşecektir, o zaman zorluklara sabır gösterirsiniz. Bu da tepkisiz kalmak değildir. Sabır kabullenmek demek değildir. Geçici bir süre için olumsuzu olumluya çevirmek için dayanma gücünü kullanmaktır.
Hoşgörü, Batı’nın bize zorla dayattığı bir düşünce kalıbıdır. Nedeni Katolik Kilisesinin yüzyıllarca insana ve inanışlara uyguladığı zulmün yarattığı korkuyu bertaraf etmektir. Aslında kiliseye bir tepkidir. Ancak sanki bir lütuf gibi değerlendirilmektedir. Yani Katolik Kilisesi diğer inançlara lütufta bulunur ve onları mazur görür. Bu lütfün altında büyüklenme vardır. Aynı zamanda amaç Katolik Kilisesinin engizisyonundan paçayı kurtarmaktır. Kilise tepkisiz kalırsa insanlar ve inançlar korku nedeniyle söyleyemediklerini ve yapamadıklarını yapar, söyler hale geleceklerdir. İslam’ı da taassup derecesinde kendi çizdikleri sınırlarda kullanmaya kalkan düşünce yapıları her zaman olmuştur. Hâlbuki gerçek manada taassup da hoşgörü de İslam’a aykırıdır. Taassup sadece kötüyü men etme ve iyiyi, güzeli yaymada uygulanmalıdır. İyinin ve güzelin ne olduğunu tartışmakta bir mahsur yoktur.
Çirkine, yanlışa hoşgörü göstermek kabul edilemez. Bakara Suresinin 256. ayetinde: \"Dinde zorlama yoktur\" hükmü hoşgörüyle karıştırılmamalıdır. Sen yapacağını yap, doğruyu uygula, sana uymuyorsa baskı yapma, şiddet uygulama… Ama onunla birlikte de olma. Ondan uzak dur. Onun dini ona, senin dinin sana… Sizce bu hoş görmek midir?
Gelelim asıl konuya… Son yıllarda bizim kültürümüzde yeri olmayan “hoşgörü” sözcüğü her alanda kullanılır oldu. Ve çok olumlu bir davranış biçimiymiş gibi sunuluyor. Doğruyu bulma yolları farklı olabilir; ancak doğru tektir. Doğruya ve güzele ulaşmak için sabır, çaba, kendini eğitmek gerekir. Ancak yanlışa göz yummak doğru konusunda ısrar etmemek bizi yanlışa bulaştırır.
Biz şimdi dünyayı talan eden Amerikan emperyalizmine hoşgörüyle mi bakalım? Yoksa azimle çalışıp, sabır gösterip bu emperyalizmi yok edecek güce mi erişelim?
Biz başka inanışlardan insanlara kendi inançlarımızı anlatmayalım mı? Anlattık ama kabul ettiremedik, ne yapalım? Onlarla kuzu sarması dost mu olalım? El ele kol kola mı gezelim? Onlara uyum mu sağlayalım. Ya da onların inançlarını kendimize uydurmaya mı çalışalım; yoksa kendi doğrularımızı yaymak için mücadele mi verelim? Bana yanlış gelen sana doğru geliyorsa; ben, doğrumu sonuna kadar savunurum. Elimden geliyorsa da senin yanlışına karşı dururum. Zorla seni benden yapmam; ancak ben de sana kendimi uydurmaya çalışmam.
Sabır, tamam… Merhamet, tamam… Karşımızdaki çocuk yaştaysa, çok yaşlı ve dermansızsa, deliyse hoşgörü gösterilebilir. Aksi takdirde müsamahaya ya da hoşgörüye hayır! Yanlıştan, çirkinden, kötü ya da karanlık düşünceden sakın. Ve bu tür eylemleri kına…
Mevlana “ Ne olursan ol gel…” diye çağrıda bulunurken kötüyü kendine çağırıyor. “ Sen ne yaparsan yapmaya devam et” demiyor. “Gel ve bana katıl. Güzeli gör ve onu uygula.” diyor. Çünkü kendine güveniyor, davetini yapıyor. “Geçmişi boş ver ama geleceğinde ben olayım.” diyor. “Seni gelecekte de geçmişin gibi kabul ederim. Yanlış yapmaya devam edebilirsin.” demiyor. Yani onun bu çağrısı hoşgörü değildir. Yanlıştın artık doğruya yönel çağrısıdır.
Son sorgulamalarım şunlardır ki: Hoşgörü (tolerans) hayatımıza sokularak acaba tepkisiz bir toplum haline mi getiriliyoruz? Ya da olumsuzu yavaş yavaş olumlu mu görmemiz isteniyor? Cevabı olan beri gelsin.
Sevgiyle kalın. Hoş olmayanı da hoş görmeyin!
Eteklerimi savura savura koştum dedemlerin evine. Ailemin önünden yürüyordum.
Bir an önce varmaktı telaşımın nedeni. O vapura benzettiğim cumbalı eve. ..
Huzura, bayrama, sevgiye… Çok düşmüşümdür oraya giderken. Telaşlıydım heep telaşlı. Kapıyı açan anneannemin “Yavaş çık kızım
merdivenleri.” deyişi ve kimsede görmediğim sakinlikteki telaşı…
Sofra hazır edilmiş. Yetmişlik gazi dedem sofranın başında ayağını
uzatmış(Şarapnel parçası diz kapağını parçaladığından bükemezdi.) bizi
bekliyor. “Dede biz geldik!” çığlığıma gülümseyerek karşılık veriyor. “Hoş
geldiniz! Hoş geldiniz!” Gülerken dişlerini hiç göremedim dedemin.
Ağlarken gözyaşlarını göremediğim gibi… Neler hazırlanmamış ki… Bir gün önceden
hazırlanılmış belli ki… Bayram sofrası, Allah ne verdiyse; ama emek emek emekle…
İnsan niye dedesinin ninesinin evine hep aç gider? Ya da oraya gidince aç olduğunu hisseder? Bugün bile
çözememişimdir. Galiba iştahı açan sevgi yüzünden… Paralarımız, mendillerimiz
tekmili hazırdır. Biliyorum ki birazdan verilecek. Annem babam onlarla neler
konuşurdu hiç hatırlamam; ama ben öyle çok şey konuşurdum ki… Sakin sakin dinlerlerdi. Dedem masal anlatmazdı bana, on yıl
süren askerlik anılarını anlatırdı. Ama masal kadar sahiciydi ve ilginçti
anlattıkları. O anlatılardan sonra mutlaka savaşçılık oynardık ağabeyimle.
Ve tüm düşmanları yenerdik.
Kurban kesmenin adabı vardı o zamanlar. Ehil kişiler vardı her
mahallede. Tüm mahallenin kurbanını keserlerdi. Biz üç beş gün evimizin
bahçesinde (Hiç bahçesiz ev olur muymuş…) beslediğimiz Ali’mizi ( Hepsinin adı
Ali’ydi ve hep kara gözlü olurlardı) hiç üzülmeden teslim ederdik dedemizin
eline. Abdestini alır, okşayarak dualar okurdu. Ve
hiç direnmeden yatardı koyunlar onun önüne. Ve bütün mahalle Kamil
Çavuş’un, kurbanlarını kesmesi için sırada beklerdi. Kimse kurbanını
hayır kurumlarına bağışlayıp zahmetten kaçmazdı. Çok önceden et payı
gönderilecek yoksullar saptanırdı. Ayaklarına gidilir, mahcup bir gülümsemeyle
bayramları kutlanırdı…
Elindeki bıçağı doğru dürüst tutamayan, ağzında sigarası sağa sola
kan fışkırtan ve kesimin sonunda alacağı paranın pazarlığını önceden yapan
cellâtlar yoktu eskiden. Kimse hiç kimse böylelerine
kurbanını emanet etmezdi.
Bayram boyunca pamuk helva, macun alacak paramız olurdu. Bayramlıklarımızı
dikmek için sabahlayan annelerimiz tüm bayram boyunca tek ayaküstünde
sekerlerdi. Misafir ağırlamak işi onlarındı. Biz de misafirler hiç bitmesin
isterdik. Genellikle bayramlıklarımız daha birinci günden kirlenirdi. Mantar
tabancası yüzünden erkek çocuklarının takım elbiseleri bir yerlerinden
delinirdi. Annelerimizin tatlı kızgınlıkları bizi etkilemezdi. Bayramdı
nihayetinde. Bayram!
Bilmiyorum böyle kaç bayramlar geçti. Gazi dedem ve anneannem bizi niye
bu kadar gösterişsiz severlerdi… Neden insanlar kahkaha atmaz, gülümserdi.
Neden bayramlar ilk günden sona ermezdi. Neden saygıyı sevgiyi çok iyi
hissederdik de bize olağan gelirdi…
Ve bunca kahkaha, eğlence, herkese ortak gönderilen mesajların uçuştuğu
sevgisiz sevgiler arasında yitip giden böylesine gerçek masalları yaşamamış
olsaydık; biz bayramlarda hüzünlenir miydik? Ne mutlu bu hüznü yaşayanlara…
Bayramlar çok sürmeyecek. En azından gerçekleri kadar… Kaybettiğimiz tüm
değerler gibi onları da naftalinleyip kaldırdık sandıklara. Bizden sonra da
sandıkları hiç kimse açmayacak.
Yeni bir yıla eskimişlerle girmenizi istemezdim. Yeni olan keşke yeni
olsaydı. Eskilerin kırpılıp kırpılıp atıldığı ve elde
kalanın yeni diye sunulduğu değerlere ben hala alışamadım.
Gençleri çok seviyorum. Maalesef yine bizim sunduğumuz bu uydurma
yenilikleri kolay kolay kabullenmiyorlar. Belki de
onlar yeniden kuracaklar dünyayı. Görüşemesek de gelecek bayramlarda ümidim.
Karamsar değilim.
Herkese mutlu bayramlar.
Bir kapı açıldı önüme tam 25 yıl önce… İçeride neler olup bittiğini az çok bildiğim bir dünyaya… Oysa bilmediğim, hiçbir şey bilmediğimdi. İlk girişte beni bir komutan edasıyla karşılamaları gerektiğini düşünüyordum. Zafer kazanmış bir komutan… Oysa bu komutan daha savaşa girmemişti. Yine de 80’li yılların henüz bozulmamış “büyüğe sadece büyük olduğu için duyulan saygı” öğretisi gereği; layık olduğumdan fazla bir kabullenmişlik bekliyordu beni… Yaşıma yakın öğrencilerimden bir kez bile saygısızlık görmedim. Belki de Anadolu’nun bakir topraklarındaki bu insanlar, bana hissettirmeyecek kadar ince bir edayla yaşadılar hoşnutsuzluklarını… Bilemem…
“ Hatalarını bulmak” öylesine kolay geliyordu ki bana, hatalarımın farkına varamadım. On yıl sürdü bu farkında olamama. Çünkü on yıl boyunca “Öğretmenim, seni çok seviyorum.” cümlesi yetti bana… Ne bilirdim onların en küçük anlayışı ya da hatırlanmayı bile yeterli saydıklarını öğretmenlerine kalplerini çıkartıp vermeleri için… O kapıdan bir girip bir çıktım aslında. Çünkü kapının dışında kendi dünyam vardı. İçinde ise onlarla paylaştığım dünya… Hangisini tercih edebilirdim ki?İkisi de benimdi, bendendi. Anne olduğumda onları daha bir sevdim. Acılar yaşadığımda, sağlık sorunlarımla boğuştuğumda onlara daha bir yakın oldum. Sanki bensiz olamayacaklarmış gibi… Yavaş yavaş küçüldüğümü hissettim yanlarında. Yeni öğrendiğimi onlarla paylaşırken hayata dair, yavrusuna uçmayı öğreten ana kuş gibi gururlandım. Uçmayı öğrenmeleri zor olmadı; çünkü analarına güveniyorlardı… Özgürlüğün her türlüsünde bir tutsaklık olduğunu anlatmaya çalıştım hayal kırıklığına uğramamaları için. Ve eskisinden daha çok çalıştım, çalıştım, çalıştım… “Hayatta neyi başarabildin?” diye sorsalar, “anneliği ve öğretmenliği” deme vaktim yaklaşıyor. “Bir harf öğretene kırk yıl köle olunur” öğretisine sığınmıyorum asla; çünkü bu kadirşinaslık çok ağır bir yük. Taşıyamam… Ben bir öğretmenim. Öğrenmem gereken çok şey var. Sadece onlarla paylaşmak için. Ve hala öğrenebiliyor olduğum için. Bir gün bitecek biliyorum. Ben ölene kadar bitmesin istiyorum. Eğer bildiğinizi paylaşacağınız birileri yoksa bilmenin ne önemi var? Onur savaşını kaybetmemiş bir komutanım şimdi. Savaşlardan galip çıktım. Yaşadığımı hissediyorum onlarla yaşayınca. Parlamalı gözleri hayata baktıklarında; benim gözlerimdeki ışıklar sönene kadar.
7–8 yaşlarında yetim kaldım. Babamın kaybı beni yalnızlığa itti. Bir erkek çocuk olarak, erkek modelimi yitirmiştim. Sanki güven duygum yara almıştı. Ve birdenbire bir köy hayatının içinde buldum kendimi. Dayımlara sığınmıştık …. Eğitimime önem veren annem bu durumdan kaygı duydu ve beni teyzemin yanına, şehre gönderdi. Eğitimime orada devam edecektim. Okulda bir kavgaya karıştım, büyükannem beni okuldan aldı… Ona göre bu utanç duyulacak bir davranıştı. Oysa ben, haksızlıklara karşı hep mücadele ettim hayatım boyunca ve bu nedenle kavgaya girmekten çekinmedim. Ve kavgalarım hep sürdü. Hayatım boyunca terk etmediğim bir başka huyum da özgürlüğe olan bağlılığımdı… Özgürlük benim için gerçekten hür olmaktı. Doğruyu bulmak için de buna ihtiyacım vardı…
Özgürlüğümün bittiği yerde dünyaya gelişimin anlamı olarak gördüğüm; ülkemin özgürlüğü başlıyordu. Zaten benim özgürlüğüm, ülkemin özgürlüğünün nedeniydi. Bu nedenle aslında hayatım bir köle gibi geçti. Ülkemin kölesi olarak… Ben, hiç aşkımı yaşayamadım, hiç kendim için boş vakit ayırmadım, hiç dost edinemedim, hiç sevgi şiirleri yazmadım… Yazdığım tüm şiirler ülkemi anlattı, okuduğum tüm kitaplar ülkemin geleceği içindi, konuştuğum tüm insanlar “Ne yapabiliriz?” sorusuna cevap bulmaya yönelikti… Bu nedenle benim ölüm yaşım söylenmez. Sanki çok uzun yıllar yaşamışım gibi ölüm tarihim önemsenir. 57 yaşımın ortalarında öldüm ben… Ve benim hayat yaşım yüzyıllara sığmayacak; çünkü ben ülkemin tam bağımsızlığı için bağımlılıklar yaşadım topraklarıma, insanlarıma…
Eğitimime kaldığı yerden asker olarak devam ettim. Bu Harp Okulu öğrencisi kurmay yüzbaşı olduğunda artık siyasetin içindeydi. Sofya Ataşesi iken 19. Tümen Komutanı olarak dünyanın en kanlı savaşına tanıklık ettim. Savaşlar bağımsızlık adına yapılmışsa sonuç ortadaydı… Çanakkale, Batı’nın çelik kuşatmasına ve emperyalist iştahına gereken cevabı verdi. “ Emperyalizme geçit yok!”
Ülkemin durumu hakkında sürekli raporlar yazdım, hükümeti uyardım. Enver Paşa’ya ters gelince yazdıklarım, istifa ettim. Bana göre istifa etmek “teslim olmak, kaçmak” olamazdı. İstifam özgürlüğüm içindi. Özgürlüğüm de ülkemin tam anlamıyla bağımsızlığı için… Sonunda koca Osmanlı, koşulları belirsiz ifadelerle dolu Mondros’u imzaladı. Hiçbir zaman sindiremedim Mondros’u… 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa’dan karşıya geçerken İtilaf devletlerinin donanması arasından geçmek zorunda kaldık. Yüreğim öfke doluydu. Yine hazmedemedim ve dedim ki:” Geldikleri gibi giderler!”
Arkadaşlarımla beraber şu kararı aldık:” Ulus egemenliğine dayalı tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!” Bu amaçla çıktığım yurt gezimde, Erzurum’a girişte bir ihtiyara rastladım. Ona “ Nereye gidiyorsun böyle? Erzurum’da geçimini sağlayamadın mı?” diye sorduğumda “Hayır, geçimimiz iyidir, hatta çoluk çocuk da iyidir. Ama duydum ki İstanbul’dakiler bizim Erzurum’u vereceklermiş. Geldim ki görem, kimin malını kime veriyorlarmış?” dedi… İşte o zaman anladım ki kavgam boşuna değildir. Bu milletle neler yapılmaz!
Kongrelerimiz ve TBMM’yi açmamızdan sonra Kurtuluş Savaşı’mız gerçek niteliğine kavuştu. Ve emperyalist güçler kimlerle savaştıklarını yavaş yavaş anlamaya başladılar. Direnişin böylesini nasıl olmuştu da hesap etmemişlerdi? Büyük saldırıya kadar ümitlenmeye devam ettiler; ama 30 Ağustos’la geldikleri gibi gittiler.
Masal gibi değil mi? Size öyle mi geldi? 1938 Türkiye’sinde henüz penisilin olmadığı için yakalandığım zatürree nedeniyle hastalığımın çok hızlı ilerlediğini ve günlerce ateşimin düşürülemediğini söylesem ona da masal der misiniz?
Odamda, hasta yatağımın tam karşısındaki duvarda bir tablo asılıydı. Tabloda kır çiçekleriyle bezeli yemyeşil bir yamaç alabildiğine uzanıyordu. Arka planda ise nefis bir göl ve ve heybetli karlı dağlar manzarayı tamamlıyordu. Tablonun adı “Dört Mevsim”di. Sıkıntılı, ateşli koma gecelerimin sabahında gözlerimi açtığımda bu tabloyla karşılaşır, memleketimin dört köşesini görür gibi olurdum. Bazen sıkıntımın iyice arttığı anlarda savaşlar, devrimler, isyanlarla geçen ömrümün inadına alıp başımı gitme özlemiyle yanıyordum. Her şeyden çekilip, engin bir ormanın sonsuzluğunda huzur bulma hayali, düşlerimi süslüyordu… Yanımda Afet İnan’ın olduğu bir gün tabloya bakıp şunu söyledim:” Gidelim Afet… Bir orman kenarına gidelim. Her şeyi bırakalım. Şöyle basit bir ev, ocaklı bir oda… Evet… Evet… Hemen çekip gidelim ormanlara… Hele ben bir iyi olayım da…” Ümidim hiç tükenmedi ki benim… Öleceğimi saklamaya çalışıyorlardı… Sorularıma kaçamak cevaplar verdiler. En sonunda dedim ki:” Ne ise… Gerisini sormayacağım…” Ülkü son günlerimden birinde odama girdiğinde sormadıklarımın cevabını verdi… Gözyaşlarını koyuverdi…
Gözyaşlarınız benim yokluğum bahane edilerek; aslında ülkemin son durumu için akıyorsa, bilin ki bu kısa ömür boş yere feda edilmiştir size… Ben size ne demiştim? “ BU NAÇİZ VÜCUD ELBET TOPRAK OLACAK AMA TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLELEBET PAYİDAR KALACAK!” Tam bağımsız bir cumhuriyetten son seksen yılda nerelere geldiniz bir bakın bakalım. Ve utanmanız gerekiyorsa utanın… Ve ne yapmanız gerekiyorsa bir an önce yapın… Ve beni rahat bırakın…